doğu anadolu türküleri ve hikayeleri
Türkülerimizdetavrın en belirgin özelliği, otantik ağız özelliğidir. Her bölgenin diyalektine (ağız özelliğine) uygun olarak, bir hançere yapısı gelişmiştir. Bu özellik, türkülerde tavır konusunda mühim bir yer tutar. Yöresel ritim ve melodi yapıları, türkülerin tavrının oluşmasında önemli faktörlerdir."
DoğuAnadolu. Gel Yahu Gel Sen De Sırrı Faş Etme. Ali Delice. Doğu Anadolu. Giderim Giderim De Yolum Yan Gelir. Nezahat Bayram. Doğu Anadolu. İphan Bağlarında Atlıyamadım. Mehmet Gökalp Aladağ.
Dinlemek İçin Tıklayınız
Anadolutopraklarının Doğu cephesi'nde Ermenilerle yapılan savaşlar ve Ermeni devleti kurmak isteyen topluluklar Erzurum Elazığ Bitlis Adıyaman ve Erzurum gibi şehirlerimizde yeni bir devlet kurmak istemiş ve burada Türk milleti onlara karşı bir savunma açarak onları yenilgiye uğratmış o vatan topraklarından göndermiştir.
Türk kültürünün vazgeçilmezi olan ve Anadolu topraklarında tüm zarafeti, cesareti ve asaleti ile yetiştirildiği yer olan Sultansuyu Harası, 1865 yılında Osmanlı ordusunun binek at, keçe ve yapağı ihtiyacını karşılamak için kurulmuş olup günümüzde Doğu ve Orta Anadolu’daki at ıslahını sağlamanın yanı sıra
Rencontre Femme Pays De L Est Gratuit. Türküler ve hikayeleri - Telli turnam selam götür Efsane de olsa bütün aşklar gibi başladı hikâye. Onun da başlangıcı ve büyümesi vardı. Sadece bitişi bir efsane doğuracak kadar başkaydı. Önce bütün aşklara benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra, kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğünün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar. Gelinin saçlarının üzerine gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir cepken, başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görünsün bilinsin istedi. Gelinin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelinin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helal olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrün boyunca tek eş olmak isterdim. Kalbinde tek başıma hüküm sürmek isterdim. Başka da bir şey istemezdim. Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, işte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık, şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki Söz olsun! Geleceğe dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine. Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşıması için sırtına yüklenen manaymış ki? Zaman gelici ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının macerasında değişmek sözcüğüyle aynı imla üzre yazılan kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insana mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı ve süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşüreceği yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravilerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir gelini daha eve getirdi. Yeni gelin eski gelin oldu. Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu. Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu. O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, böyle dedi. Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı. Ama Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi. Doğrusunu Allah bilirdi. Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk. “Yer taşıyamazsa seni gel o zaman göklerime!” denildi. Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi. O gün bugün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerinde, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke. O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflah olmaz. O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez. O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu! Telli Turnam Selam Götür Telli turnam selam götür Sevdiğimin diyarına Üzülmesin ağlamasın Belki gelirim yarına cananıma Hasret kimseye kalmasın Sevdalılar ayrılmasın Ben yandım eller yanmasın Sevdanın aşkın narına canıma Gönüle hasret yazıldı Sevgiye mezar kazıldı İki damla yaş süzüldü Gözlerimin pınarına Hasret kimseye kalmasın Sevdalılar ayrılmasın Ben yandım eller yanmasın Sevdanın aşkın narına canıma
Beğen Takip Et İzleyiciler İzleyiciler Subscribe Çarşamba, Ağustos 10, 2022 Ana Sayfa İletişim Formu Kullanım Koşulları Köşe Yazarları FOTOĞRAF GALERİSİ VİDEOLAR Ana Sayfa ATATÜRK Nutuk Tam Metin Nutuk’tan Özetler Atatürk Şiirleri Atatürk Yazıları Atatürk’ten Anılar Atatürkçü’nün El Kitabı ATSIZ Makaleler – 1 Makaleler – 2 Makaleler – 3 Makaleler – 4 Türk Tarihinde Meseleler 3 Mayıs 1944 Türkçülük Dâvâsı Bozkurtlar Diriliyor Bozkurtların Ölümü Şiirler – Yolların Sonu TÜRK TARİHİ Türk Büyükleri Kahramanlar 57. Piyade Alayı Tarihçesi Balkan Bozgunu Türk Tarihi Makaleleri Ermeni Mezalimi Tarihi Olaylar Türk Ordusu Türk Tarihi Türk Kültürü TÜRKLER İlk Çağ Orta Çağ Osmanlı Dönemi Cumhuriyet Dönemi Türk Dünyası MİTOLOJİ Geleneksel Türk Dini Türk Mitolojisi Türk Destanları TÜRK YURDU Anayurt Anadolu Türk Yurtları Azerbaycan Doğu Türkistan Kazakistan Kırgızistan Kırım Türkmeneli Yeni Yılımız Nevruz Tarihi Eserler ŞİİRLER Ali KINIK Almas Yıldırım Mehmet Emin YURDAKUL Nihâl MİRDOĞAN N. Y. Gençosmanoğlu Ozan ARİF Yavuz Bülent BAKİLER Şairlerimiz DOST KAPISI Öğretmenlerimiz Doğa Dostluğu Dost Hikayeleri Dost Sitemleri Dostluk Kapısı Özlem Sayfaları Sevda Mektupları Sevgi Sayfaları Türkülerin Hikayeleri Kitap Tanıtım TURKOLOJİ Türkoloji Türk Dili AnasayfaDOST KAPISITürkülerin Hikayeleri Tarama Kategorisi Türkülerin Hikayeleri Yemen Türküleri 1839 yılında Aden'i ele geçiren İngiltere Yemen halkını Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaya başladı. 1871'deki… Hey Onbeşli, Onbeşli… Taş döşeli yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde Tokat bir dağ içindeyken, gülü bardağı…
PAYLAŞ SORU İlk metinleri çok daha sonra yazıya geçirilmiş olan halk hikayeleri arasında hangileri sayılabilir? CEVAP Halk hikâyeciliğinin geçmişini XVI. yüzyıla kadar götürsek de, ilk hikâye metinleri çok daha sonra yazıya geçirilmiştir. Âşık Garip, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Hurşit ile Mahımihri daha sonraki dönemlerde yazıya geçen halk hikâyelerinden sadece birkaç tanesidir. Soru Detay SORU Doğu Anadolu Bölgesi’nden derlenen metinlerin bulunduğu arşivler nelerdir? CEVAP Bugün Doğu Anadolu Bölgesi’nden derlenen metinler büyük ölçüde özel arşivlerdedir. Pertev Naili Boratav, İlhan Başgöz, Şükrü Elçin, Muhan Bali, Bilge Seyidoğlu, Saim Sakaoğlu, Ahmet Edip Uysal, Ensar Aslan, Ali Berat Alptekin, Fikret Türkmen, Mustafa Cemiloğlu, Dilaver Düzgün, özel halk hikâyesi arşivine sahip olan araştırıcılardan bazılarıdır. Soru Detay SORU Erzurum’da halk hikâyesi anlatıcıları kimlerdir? CEVAP Doğu Anadolu Bölgesi’nin önemli şehirlerinden olan Erzurum’da halk hikâyesi anlatıcıları meddahlar ve âşıklardır. Soru Detay SORU Âşık Sümmanî'nin anlattığı hikayeler nelerdir? CEVAP Anlattığı hikâyelerden bazıları Sümmanî ile ilgili olarak hazırlanan kitaplarda yayımlanmıştır. Sümmanî, Şubat 1915 tarihinde vefat etmiş olup mezarı köyündedir. Bildiği rivayet edilen hikâyeler şunlardır Kerem ile Aslı, Latif Şah, Sevdakâr Şah, Sümmanî ve Gülperi, Tufarganlı Âşık Abbas ve Gülgez Peri. Soru Detay SORU Âşık Mıktat'ın anlattığı hikayeler nelerdir? CEVAP Mıktat, çok sayıda halk hikâyesinin musannifi veya anlatıcısıdır Köroğlu hikâyesinin Ayvaz Kolu, Bağdat Kolu, Cığa Kolu, Gürcistan Lezgi Ahmet Kolu, Halep Kolu, Hasan Bey-Dağıstan Kolu, Hasan Paşa Silistre Kolu, Kayser Kolu, Kenan Kolu, Kırım Kolu, Köroğlu’nun Amcası Kolu, Köroğlu’nun Bidayeti ve Ayvaz Kolu, Kösenin Kolu, Telli Nigar Kolu Mıktat’ın anlattığı hikâyelerdir. Soru Detay SORU Behçet Mahir'in anlattığı hikayeler nelerdir? CEVAP Behçet Mahir'in anlattığı hikâyeler şunlardır Âşık Garip, Davudoğlu Süleyman, Derdi Yok ile Zülfi Siyah, Eba Müslim Horasanî, Ebu Ali Sina, Emrah ile Selvi, Erzurumlu Mahirî Baba, Eşref Bey, Ferhat ile Şirin, Firdevs Şah, Firuz Şah, Hamzaî Sahip-gıran, Hâtem-i Tâi, İmam Ali’nin Gan Galesi Cengi, Kerem ile Aslı, Kirmanşah, Köroğlu Köroğlu’nun on dört kolunu bilmektedir, Lâtif Şah, Leylâ ile Mecnûn, Nebî Han, Nemrut Han, Seyfülmüluk, Sümmanî, Sürmeli Bey, Şah İsmail, Şahoğlu Şah Abbas ile Deli Murat, Tahir ile Zühre, Temimdarî, Timurlenk, Yaralı Mahmut, Yusuf ile Züleyha, Zaloğlu Rüstem. Soru Detay SORU Âşık Mevlüt İhsanî'nin anlattığı hikayeler nelerdir? CEVAP Âşık Mevlüt İhsanî'nin anlattığı ve tasnif ettiği hikâyeler şunlardır Arzu ile Kamber, Bedrî Sinan ile Mahperî, Bey Böyrek, Böyle Bağlar, Esmer Hanife, Ferhat ile Şirin, Firuz Şah, Garip Senem, Hüseyin Baykara, Kerem ile Aslı, Kirmanşah, Köroğlu’nun BağdatKolu, Köroğlu’nun Dağıstan Kolu, Köroğlu’nun Oltu Kolu, Köroğlu’nun Silistre Kolu, Küçük Ali ile Züleyha, Kürşat Bey ile Elmas Hanım, Mahide ile Nizam, Sail Bey, Tahir ile Zühre, Ülker Sultan, Yaralı Mahmut, Zafer Bey ile Mahifiruz. Soru Detay SORU Sicilleme nedir? CEVAP Sicilleme diğer adıyla şeki, mısrası sayısı 10’dan az olmamak üzere tek ya da dahafazla bentten oluşan, hece ölçülü, övgü, yergi, yaşam, öğüt gibi çeşitli konulardaki, özellikle atışmalarda, Kars ve yöresi âşıklarının fasıl kısmında söylediği bir şiir biçimidir. Sicilleme Diğer adıyla şeki, mısrası sayısı 10’dan az olmamak üzere tek ya da daha fazla bentten oluşan, hece ölçülü, övgü, yergi, yaşam, öğüt gibi çeşitli konulardaki,özellikle atışmalarda, Kars ve yöresi âşıklarının fasıl kısmında söylediği bir şiir biçimidir. Soru Detay SORU Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciği adlı kitap kim tarafından yazılmıştır? CEVAP 1940’lı yıllarda Ardahan'ın Posof ilçesinde askerlik yapan Pertev Naili Boratav, o yıllarda tespit ettiği halk hikâyelerini daha sonraki yıllarda değerlendirerek Halk Hikâyeleri veHalk Hikâyeciği adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitaptaki gelenekle ilgili bilgilerin büyük çoğunluğu bu bölgedeki derlemelerden yararlanılarak hazırlamıştır. Soru Detay SORU Sabit Ataman Âşık Müdamî hangi hikayeleri anlatmıştır? CEVAP Sabit Ataman'ın anlattığı ve tasnif ettiği halk hikâyeleri şunlardır Arslan Bey, Asuman ile Zeycan, Âşık Garip, Böyle Bağlar, Celali ve Mehmet Bey, Dürrü Gılan, Ercişli Emrah, Gül ile Ali Şir, Hasta Hasan, Kara Gelin, Keloğlan, Kerem-Erzincan Bağları, Kirmanşah,Köroğlu Altı kolunu bilmektedir, Leyla ile Mecnun Arapça, Farsça ve Türkçe olarak üç dilde anlatmaktadır., Mahzunî, Namuslu Kız, Öksüz Vezir, Şah İsmail, Tahir Mirza, Tufarganlı Abbas, Yahudi Kızı, Yahya Bey Dilgem, Yaralı Mahmut, Yaralı Top. Soru Detay SORU Kars’ın halk hikâyeciği geleneğinin önemi nereden gelmektedir? CEVAP Kars’ın halk hikâyeciği geleneği bakımından önemi büyük ölçüde Kafkaslara açılan kapı olması ile tabiat şartlarıdır. Bir başka husus da Dede Korkut Hikâyeleri’nde anlatılan coğrafyanın bu bölge ile ilgisi olmasıdır. Eğer destandan halk hikâyesine geçişin ilk basamağını oluşturan eser bu coğrafyada oluşmuşsa onun mirasçıları diyebileceğimiz halk hikâyeleri de bu bölgede kök salmış olmalıdır. Soru Detay SORU Kars’ta âşıklık ve halk hikâyeciliği geleneğinin gelişmesinde düğünlerin rol oynamasındaki temel sebep nedir? CEVAP Kars’ta âşıklık ve halk hikâyeciliği geleneğinin gelişmesinde bu yöredeki düğünler de etkili olmuştur. Kars ve çevresindeki düğünlere âşıklar katılmakta, şiirlerinin yanında hikâyeler de anlatmaktadırlar. Ayrıca şehir merkezinin yanı sıra ilçe ve köylerdeki kahvelerde de misafir âşıklar söz ve sazın yanında hikâye de anlatmışlardır. Bu ve buna benzer sebeplerden dolayı XIV. yüzyıldan günümüze âşıklık ve halk hikâyeciliği geleneğinin en canlı olduğu yer Kars olmuştur. Soru Detay SORU Şeref Taşlıova Âşık Taşlıova hangi hikayeleri anlatmıştır? CEVAP Aşık Taşlıova'nın anlattığı ve tasnif ettiği hikâyeler şunlardır Âşık Garip, Bağdat ile Hafız, Cihan ve Abdullah, Diligam Yahya Bey, Emir ile Sümbül, Emrah ile Selvi, Eşref Bey, Gülistan ile Süleyman, Hüseyin ile Mahmiri, İbrahim ile Hayrinisa Hayransa, İrfanî ile Türkmen Kızı, Kenan ile Hanzade, Kerem ile Aslı Erzincan Bağları, Kırk Çeşmeli Şehir, Kirmanşah, Köroğlu’nun Bağdat Kolu, Köroğlu’nun Bolubey Kolu, Köroğlu’nun Erzurum Kolu, Köroğlu’nun Gaziantep Kolu, Köroğlu’nun Hasanbey Kolu, Köroğlu’nun Hasanpaşa Kolu, Köroğlu’nun Keloğlan Kolu, Köroğlu’nun Kocabey Kolu, Köroğlu’nun Oltu Kolu, Köroğlu’nun Tokat Kolu, Lâtif Şah, Necip ile Telli, Salman Bey, Sevdakâr Şah, Sürmeli Bey, Tahir ile Zühre, Yaralı Mahmut, Zaman Bey Zaman ile Salatın. Soru Detay SORU Murat Çobanoğlu Âşık Çobanoğlu yetişmesinde etkili olan kişiler kimlerdir? CEVAP Murat Çobanoğlu’nun âşıklıktaki ustası babası Gülistan Çobanlar’dır. O, babasından saz çalmasını, âşık makamlarını ve âşıklık geleneğinin yolunu yordamını öğrenmiştir. Babasının dışında Şavşatlı Deryamî, Kağızmanlı Cemal Hoca, Arpaçaylı Hamit İlhamî ve Ardanuçlu Efkârî onun yetişmesinde etkili olan diğer âşıklardır. Soru Detay SORU Van ilinin halk hikâyeciliği nasıl gelişmiştir? CEVAP Van ilinin halk hikâyeciliği ile ilgisi Ercişli Emrah ile Selvi Han hikâyesinden kaynaklanmaktadır. Bölgenin İran’a yakın olması geçmişte İran Şahı Şahoğlu ŞahAbbas’ın Van Kalesi’ni kuşatması, yolu üzerindeki Erciş’ten Selvi Han’ı götürmesibölge insanını etkilemiştir. Yine Kerem ile Aslı hikâyesinde Erzurum, Ağrı, Erciş ve Muş’un ayrı bir yeri vardır. Halk hikâyesi anlatıcılarının bazılarına göre Köroğlu da Van ilinin Muradiye ilçesindendir. Bölgenin iklim yapısı, tabiat şartlarının zorluğu gibi hususlar da dikkate alınınca halk hikâyelerinin bölgede kök salmasının sebepleri daha iyi ortaya çıkmaktadır. Soru Detay SORU Gaziantep ilinin halk hikâyeciliği nasıl gelişmiştir? CEVAP Daha çok Gaziantep ilimizin Nizip ilçesinde yaşayan Barakların göçleri, yerleştikleri bölgelerdeki komşularıyla olan kavgaları zamanla kısa hikâyeli türkülere konu olmuştur. Bu türkülü hikâyeler bölgede yetişen âşıklar arasında yayılmış daha sonra da Barak meclislerinde anlatılmıştır. Barak hikâyelerini, Değirmenci Recep, Sait Uzunarslan, Dertli İbrahim, Ümitcan İlhan, vb. anlatmaktadır. Soru Detay SORU Barak türküleri ve hikâyelerinin anlatıldığı yere ne ad verilir? CEVAP Barak türküleri ve hikâyelerinin anlatıldığı yere barak odası denir. Soru Detay SORU Çukurova bölgesi hikayeciliğinin özellikleri nelerdir? CEVAP Doğu Anadolu Bölgesi’nde büyük uzun soluklu halk hikâyeleri anlatılırken, Çukurova yöresinde de kısa hikâyeli türküler anlatılmaktadır. Yörede, bu tür hikâyelere bozlak adı verilmektedir. Çukurova yöresinde bozlak okumada öne çıkan kalıp sözler bozlağın kime ait olduğunu belirlemede bir ölçüdür Bozlaklar; Ahey, Eyy’le başlarsa Karaca Oğlan’a, Aydost’la başlarsa Dadaloğlu’na ve Heyhey’le başlarsa Köroğlu’na aittir. Bölgede, Türkü çağırmak yerine Karaca Oğlan çağırmak deyimi kullanılır. Bunun genellikle, uzun hava okumak / bozlak okumak anlamına geldiği bilinir. Soru Detay SORU Halk hikayeleri yurdumuzun en çok hangi bölgesinde anlatılmaktadır? CEVAP Halk hikâyeleri daha çok yurdumuzun Doğu Anadolu Bölgesi’nde bölgelerimizde de anlatılıyorsa da, Doğu Anadolu gibi yaygın değildir. Ayrıca,Doğu Anadolu Bölgemizin dışında halk hikâyesi anlatanlar da oralara Doğu Anadolu Bölgemizden göçen âşıklardır. Soru Detay SORU Ahmetce Ahmet Cihan'ın hikayeciliği nasıldır? CEVAP Asıl işi çiftçilik olan Ahmetçe 1970’li yıllara kadar hikâyelerini anlatma imkânı bulmuştur. Uzun kış gecelerinde davet edildiği köylerde, kendisini dinlemeye gelenlere hikâyeli türküler okumuştur. Hikâyelerini anlattığı sırada, sesinin tonunu arttırır, konuşmasını anlaşılır hâle getirir, anlattığı olaylara çok çabuk kendisini adapte eder. Bütün bu hususlar da onun hikâye tekniğini oluşturur. Ahmetce, saz çalmasını bilmemektedir, bu sebepten saz yerine bir değnek alır ve onun saz çalar gibi yaparak türkülerini okur. Soru Detay SORU Ahmetce Ahmet Cihan'ın anlattığı hikayeler nelerdir? CEVAP Ahmetce Ahmet Cihan'ın anlattığı başlıca hikayeler Karac Oğlan, Dadaloğlu, Hürüoğlu Abdurrahman bozlaklarıdır. Soru Detay
Erzurum'un En Sevilen TürküleriErzurum, birçok medeniyete ev sahipliği yapan illerimiz arasındadır. Erzurum' da yaşayan medeniyetlerin eserleri ve kalıntıları bulunmaktadır. Doğal güzelliklere ve muhteşem bir manzaraya Anadolu'nun en büyük şehri olarak bilinen Erzurum, mimari yapısı ve mistik güzelliği ile Anadolu'nun en ilgi çekici kentlerinden biri olmayı başarmıştır. Bunların yanı sıra yöresel ezgileriyle sevilen illerimizde bir tanesidir. İşte sizler için bir araya getirdiğimiz en sevilen Erzurum türküleri ve hikayeleri...Burc Üstünde Bayrakları Diktiler Cahit Öztelli'ye ait olan bu eserin geçmişi yaklaşık 250 yıllıktır. Geçmişte Doğu illerimizin ele geçirilmesinin hikayesini üstünde bayrakları diktilerO zaman da Cafer Han'ı vurdularAdi deyli deyli deyliAl hançeri vur sinemeGör içinde neler varAdi deyli deyli deyliEla Gözlüm Ben Bu Elden GidersemErzurum yöresinden Hulusi Seven ve Emin Aldemir'e ait türküdür. Birçok ünlü sanatçı tarafından seslendirilmiş, sevilen bir gözlüm ben bu elden gidersem,Zülfü perişanım kal melul et, aklından çıkarma beni,Ağla gözyaşını, sil melul Gül Demet DemetMuharrem Akkuş'a ait olan bu eser, Ali adında genç bir delikanlının hikayesini anlatmaktadır. Ali yeni evlenmiş yağız bir delikanlıdır. Daha evliliğinin kırkı çıkmadan askere çağırılmış, sevdiğini annesiyle bırakıp askere bir süre geçtikten sonra, köye askerlerin döneceği haberi gelmiştir. Sevinç içerisindeki annesi gelince tren istasyonunda bekleyeceğini, onun hazırlıklara devam etmesini söyler. Hava kararıncaya kadar bekleyen kadın, en sonunda eve döner ve gelinin odasından gelen seslerle şok olur. Namuslarının kirlendiğini düşünen anne, silahı alır ve yorgana doğru mermileri boşaltır. Daha sonra vurduğu oğlanın Ali olduğunu gören anne aklını yitirip yollara düşer...Kırmızı gül demet demetSevda değil bir alametGitti gelmez o muhannetŞol revanda balam kaldıPınar Başından BulanırSeyfettin Sığmaz'a ait olan bu eser, Erzurum'un sevilen türkülerinden başından bulanır Canım Oyİner ovayı dolanır Canım OySende çok haller bulunur Canım OyEledim Eledim Höllük EledimErzurum yöresinin en bilinen ve sevilen türkülerinden biridir. Türkü Muharrem Akkuş ve Yücel Paşmakçı'ya aittir. Türkünün hikayesi hakkında kesin bir bilgi olmasa da rivayetlere göre şöyle anlatılmaktadırGenç evli bir çiftin çocukları olmamaktadır. Bu nedenle onlarda kimsesiz bir erkek çocuğunu evlat edinirler. Kadın ile çocuk arasında fazla yaş farkı yoktur. Kadının kocası genç yaşta ölünce, kadın dul kalır. Evlatlığına aşık olan kadın, bunu kimselere diyemez. Oğlan askere gider ve askerde ölür. İşte bu gizli sevdanın türküsü olduğu söylenmektedir. İlk dörtlüğü ise şöyledirEledim eledim höllük eledim,Aynalı beşikte canan bebek besledim asker eyledim,Gitti de gelmedi canan buna ne çare,Yandı ciğerim de canan buna ne Güzel Dolanda GelMuharrem Akkuş'a ait olan bu eser, Erzurum yöresine aittir. Sevilen türkünün ilk dörtlüğü ise şu şekildedirA güzel dolan da gelÇevreni saran da gelBen mayil oldum sanaYaramı saran da gelSarı GelinErzurum yöresine ait olan bu türküyle ilgili, Azeri ve Ermeni türküleri olduğuna dair iddialar bulunmaktadır. Erzurum yöresine ait olduğunu savunanlar türküyü Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırmaktadır. "Sarı Gelin"in Ermeni kızı olduğunu, türkü, bir dadaşın bu kıza olan aşkını anlattığı söylenmektedir. Sözleri ise şöyledirErzurum çarşı pazarLeylim aman aman leylim aman amanLeylim aman aman sarı gelinİçinde bir kız gezerHop ninen ölsün sarı gelin amanSarı gelin aman sarı gelin aman suna yarimUykudan Uyanmış Gözleri Bir HoşErzurum yöresine ait olan bu türkü, Aşık Dursun Cevlani ve Muzaffer Sarısözen'e aittir. Türkünün ilk dörtlüğü ise şöyledirAmmanUykudan uyanmış gözleri bir hoşDedim sarhoş musan söyledi yoh yohAğ elleri boğum boğum gınalıDedim yar bayram mı söyledi yoh yohVardım Ki Yurdundan Ayağ GöçürmüşErzurum'da çok söylenen, dinlenen ve sevilen bir türküdür. Bayburtlu Zihni'nin gazelidir. Ziyaettin Fahri Bey, Bayburtlu Zihni namındaki eserinde bundan bahsetmiştir. Türkünün sözleri ise şöyledirVardım eşiğine yüzümü sürdümEtrafını bütün dikenler aldıA dileyli leyli leyli a leyli yahuYüksek mihrabında yazılar gördümKimbilir ne mutlu zamandan kalmışA dileyli leyli leyli a leyli yahuYaz Gelende Çıkam Yayla Senin BaşınaErzurum yöresine ait bir uzun hava olan bu eser, gurbet hikayesini anlatmaktadır. Türkü Faruk Kaleli'ye aittir. Sözleri ise şöyledirYaz gelende çıkam yayla senin başına Canım BaşınaKurban olam toprağına taşına oy oyZalım felek ağu kattı aşıma Canım AşımaAğam nerden aşar yolu Ey yaylanın Ey yaylanın Bingöl'ün
kesik çayır biçilir mi?meram bağları, meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. inadına mertti, inadına yiğit, inadına valisi o yıl meram'da otururdu hep. meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, mevlevi dedeleri meram'daydı, çelebiler hepten meram'daydı. ve vali paşanın yâveri, genç yâveri meram'dan çok az inerdi konya'ya. bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi fesini sola doğru devirdi. güz demiydi. serindi ama o yanıyordu. korkmuyordu. oysa kocamış bir gece yollara düşmüştü "dutlu"dan meram'a doğru, akşam namazından sonra. korkmuyordu."sırtıma sepken yağıyor.""yanuben yorgun gelirim." demiş elin oğlu zamanında. yâver işte bu hâl idi. konya severdi bu delikanlıyı; o da konya'yı. ama konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. aslı konaya'lı bir mevlevî çelebisinin kızıydı. düşünün, allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. allah etmesin dile düşerlerse, musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. allah etmesin, gençti. konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. allah etmesin. ama yine de kotkmuyordu bir mevlevî çelebisinin kızıydı. gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. bir şeyler olmuştu çünkü. loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "günaydınlar" getirdilerdi bir gün. ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "ben" vardı ebabil gece onunla buluşacaktı. ilk buluşmaları değildi bu şüphesiz. ama meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. eli-ayağı yanıyor gibiydi. kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar kızı, zerdalinin altına vardı. gözleri apaydınlıktı, yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. pul pul dirildi gözbebeklerine. yalnız konya değil dünyalar onundu. anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. kız konuşuyordu. çelebi kızı. derken efendim, dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü kızın elleri yâverin ellerinde serindi. uzun uzun konuştular. aşktı bu dost. sevgiydi. ne konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, ne meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz konya efendim, yâver "haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. sonra sa yanına devrildi. kıpırdayamadı bile. sekiz konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. dere yöresine doğru "konyalı" yı çağıraraktan yakındı. çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. öylece ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü."ince çayır biçilir misular ayaz içilir mibana yardan vaz geç derleryâr tat'lolur geçilir mi"sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "ince çayır biçilir mi?" biçtiler bile."aman ben yandım, paşam ben yandım, ellerin köyünde vuruldum kaldım."kaynakkamil uğurlubir konya türküsünün doğuş hikayesi yarim istanbul'u mesken mi tuttun? güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. düğün davulları aynı gün birlikte döğülen hatça'yla zalha'nın üçüncü çocukları koşup bir iç çocuğu olsaydı bâri. oğlan değil, kızı. o zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. ama istanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. erkek olmalıydı çocuğu. erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. on yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. yedi yıldır istanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydıgene derin bir iç yıl, yedi koca yıldır istanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli istanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... ağlıyası geldi birden. düşünmek istemiyordu bunu. o pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir istanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "günahı, vebali varsa ona. kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. hele böyle bir şey olsun...."yanında bir karaltı. kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle emine anaydı gelen- ne o kınalı kekliğim benim? dedi. öksüzüm, yavrum. ne ağlıyon? telâşlandı- yoook, ağlamıyorum nene...gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı- ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. ben bilmem mi ne diye ağladığını? vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. o nerde? hani? "kınalı keklik" gene derinden bir çekti. güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. varsın aksınlardı nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. keten yelekli, burma bıyıklısı istanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? ilk gittiği aylar nasıl yazıyordu? demek unutmuştu? unutmuştu demek ha? hıçkırdı. genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. sormadılar hiçbir şey. biliyorlardı. sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? biri- sus bacım, dedi. sus! bir başkası - gözlerinden döktüğüne yazık! sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu - el oğlu değil mi? en iyisinin köküne kibrit! -vallaha amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence.. - en doğrusu bu ama.... - dinlemiyor ki! - bu gençlik, bu tâzelik... - yedi yıl, yedi yıl anam. dile kolay. insan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu? sıkıldı, bunaldı. ağlamıyordu artık. zaman zaman bu mâdem erkeği istanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. elini sallasa ellisi, başını sallasa... duramadı karıların arasında. onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. istanbul'a? gözü kör olasıca yokluk. düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. o gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? istanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. o zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!. başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı. yedi yıl, yedi koca yıl! kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? bösböyük, palazlanmış delikanlı. akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? babasının kokusunu mu taşırdı? - kınalı keklik kaldın gene. bak testin doldu, taşıyor! kendine geldi. insanoğlunun aklına şaştı. gözleri testisindeydi güya. testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu. çekti lülenin altından. güldü acı acı. tuttu evinin yolunu. tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. her kafadan bir ses - deli anam deli bu! - doğru bacım, deli.. - beni yedi yıldır sılamda unutacak da.. - ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha? sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... evden içeri girerken, dursunların hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. ince, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı - dursunların hacı, kara hacı başınızda parçalansın. atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım! kara hacı da neydi ki sırma bıyıklı ali'sinin yanında? değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte! güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. gece iniyordu köye ağır ağır. loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı. canı ne yemek istiyordu, ne de su. gel desen gelmez miydim? şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım? ali bakıyordu, sadece bakıyordu. oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu- ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı? ali susuyor, boyuna susuyordu. taştan ses çıkıyor, ali'den çıkınıyordu. sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya - insafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. durmadın sözünde ali'm. sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız? fakat ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... fakat ali... uyandı. güneş bir mızrak boyu yükselmişti kalktı yaslandığı yerden - hayırdır inşallah, dedi. kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. ne olur ne olmazdı. kara, kuru hacı kötü dadanmıştı çünkü. köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu kara hacı'ya! yedi yıldır istanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden. devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu. uykusunda düş. düşünde istanbul gurbeti. taşı toprağı altındandı istanbul gurbetinin. ali'sini aramağa gitmişti düşünde. bulmuştu da. güzellerin arasındaydı. bir kıyıdan bakıyordu. güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını. o zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. açmıştı ağzını ali'sine, yummuştu gözünü - istanbul'u mesken mi tuttun? bu güzelleri gördün beni unuttun mu? sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa? yarim istanbul'u mesken mi tuttun amangördün güzelleri ben unuttun amanbeni evinize köle mi tuttun aman gayri dayanacak özüm kalmadı amanmektuba yazacak sözüm kalmadı aman yarim sen gideli yedi yil oldu amandiktigin fidanlar meyveye döndü amanseninle gidenler silaci oldu aman gayri dayanacak özüm kalmadı amanmektuba yazacak sözüm kalmadı aman şen olasın ürgüp cemal'ımtürkü, öldürülen cemal'e, karısı şerife tarafından yakılmıştır. şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, şerife'nin daha sonra evlendiği hayrullah'tan olan oğlu ismet aksoy göndermiştir.* cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledirürgüp'ün karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan cemal, kalleşlikle öldürülür. herkesçe sevip sayılan cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. eşi şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. yetim kalan oğlu mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür. ağıt, şerife'nin ikinci kocası hayrullah'ın sonraki yıllar refik başaran'a "herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine cemal türküsünü plağa okur. cemal hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. onun öldürülüşü şerife kadar hayrullah'ı da etkiler. şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla asıl metni şöyledirşen olasın ürgüp dumanın gitmezkıratın acemi konağı tutmazoğlun da çok küçük yerini tumazcemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımürgüp'ten de çıktığını görmüşlürkıratının sekisinden bilmişlerseni öldürmeye karar vermişlercemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımcemal'ın giydiği ketenden yilekal kana boyanmış don ile göyneksana nasip oldu ecelsiz ölmekcemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımürgüp'ten de çıktın kırat kişnediüzengiler ayağını boşladıyağlı kurşun iliğine işledicemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımkarlık ile başkadın pınar arasıçok mu imiş cemal'ımın yarasıağlayıp geliyor garip anasıcemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımcemal'ın giydiği kadife şalvardükkânın kilidi cebinde parlaroğlun da çok küçük beşikte ağlarcemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımkıratın üstünde bir uzun yaylane desem ağlasam kaderim böylegidersen ürgüp'e sen selâm söylecemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımkıratım başımda oturmuş ağlarcemal'a dayanmaz şu karlı dağlarüzüm vermez oldu karlık'ta bağlarcemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımgiden cemal gelir mi de yerineiçerimde yaram indi derinecemal düşta kahpelerin şerinecemal'ım cemal'ım algın cemal'ımal kanlar içinde kaldın cemal'ımseki atın tırnaklarının üst kısmında bulunan beyaz kıllarkaynakyrd. doç dr. doğan kaya kırmızı gül demet demetkırmızı gül demet demet, sevda değil bir alamet, balam nenni, yavrum nenni gitti gelmez ol muhannet şol revanda balam kaldı,yavrum kaldı, balam nenni...nenni ya! nenni ki nenni!. yavrum nenni! bir demet kırmızı güllegelen nenni!. nasıl oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek...varıp sormak gerek türküye ''ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. yavrum nenni... balam, nenni''. bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor? neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? onların sevgi dili yok mu?. onlar duygu simgesi gül kat... ama bir tek!. benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmazmısın? ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. kırmızı gülüseçmişsin sen. hem de demet demet... ha bir de 'balam' meselesi var! yavrum diyorsun... 'nenni' diyorsun 'gitti gelmez' diyorsun. yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? şol revan'da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. revan, bugünkü adıyla erivan, yani günümüzde ermenistan'ın başkenti... türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası... neden derseniz, revan osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. ama bir ara elden çıkmış, safeviler işgal etmiş. yıl 1635. dördüncü murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla revan seferini düzenlemiş. sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, revan yeniden osmanlı topraklarına katılmış. eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. mal götürüp, mal getirmişler... memet de gidip gelen kervancılardan birisi... anasının da tek 'balası'... tek oğlu!. erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar... yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, revan'da satıyor memet... memet de memet hani... karayağız bir delikanlı... taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. bir de alışkanlığı var memet'in. her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti... sevgi saygı simgesi. gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana... onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor... hele memet kervandaysa. gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. rüyaları hep memet üstüne... revan yollarını düşlüyor hep. kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. kanter içinde uyanıyor. hayra yormaya çalışıyor. kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. bir hortum, yutuyor kervanı. koca kervan döne döne göğe çekiliyor. geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. memet'i arıyor gözleri. kara yağız, kaytan bıyık memet, ellerini uzatıyor anasına. 'tut ellerimi' diyor. ama ne gezer. anasının elleri boşlukta kalıyor. sözün kısası günü gelip de kervan revan'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. kervanın dönüşünü dört gözle kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .bazen de tersi oluyor . kervanın dönüşü, bayram gibi! kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor. kimi analar da oğlunu. sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. yemen seferinden döner gibi. gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var... karı var, ayazı var!. bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. ilkin bir ateş sarıyor bünyeyi. kusma, iltihap, baş dönmesi. en sonunda da sayıklama. artık kurtuluşu yok. sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. en erken üç gün. en geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama... kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. sevgiliye özlem, alınan armağanlar. söylenecek güzel sözler. ''sensiz olamam. sen benim her şeyimsin. güne seninle başlıyorum. seninle bitiyor gecem. zaman yitirmemek gerek demiştin. oysa günler su gibi geçti. ne bir ses; ne bir nefes. düşlerdeki yerin hariç. oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. öyle demiştik. ''yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. bunları sen söylemiştin. sıcaklığın avuçlarımdaydı. kuytu bir sokak arası mıydı?. yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? bir tek gözlerin kalmış belleğimde. bir de kuşların bitmeyen şakımaları. ne de güzel batmıştı güneş. alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an. akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. bahar mı kokuyordu saçların. yoksa gerçekten bahar günleri miydi? işte böyle sevgili. ben şimdi senden uzak. seni sayıklıyorum. ellerini tutabilsem yeniden. yüzüme dokunsa saç tellerin. ama ne gezer!. kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. aniden yok oluyorsun düşlerimden. ellerim boşta kalıyor. hem anamın hıçkırığı niye. uzattığım ellerimi tutsa ya! ateşler içindeyim. bildiğim türküleri mırıldanıyorum; elde baş yastığa gelende,gayet yaman olur işi garibin,gelen olmaz giden olmaz yanına,bir çalıdır mezar taşı çalının dibine gömüyorlar memet'i. söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. kara toprak alıyor bağrına. gençmiş... sevenleri varmış... anası yavuklusu yol gözlüyormuş. ecel bu! kimini sele, kimini yele verir. memet'i de revan'da vebayla yakalıyor. sayıklaya sayıklaya gidiyor memet. kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. sevgiliye özlemi de dilinde!. artık bir çalıdır mezar taşı memet'in!. bir tek memet değil vebaya teslim olan. kervanın çoğu kırılıyor. sahipsiz mezar oluyor revan ' da. kalanlar perişan. utangaç. yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... ağır ağır erzurum'a giriyor kervan. analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler... meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. aradığını bulan sarmaş dolaş. gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ''oğlum memet'im nerede. birlikte çıktınız kervana. nerede kaldı''. sen sen ol da gel yanıtla. "ilkin kusma başladı. sonra da bir ateş. en son sayıklama başladı. tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. titreye titreye sayıkladı. yedi gün dayandı memet. sonra... sonra bir çalının dibine gömdük onu''. gel de söyle bunu. söyleyebil!. hem de anasına... o ana deli olup dağlara düşmez mi?. avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? ölümün hepsi kötü. ana, baba, anneanne, dede. hepsi kötü. dün var olan... soluyan, nefes alan; nefes veren. bir anda yok artık. yerinde yeller esiyor. şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. belleklerden siliniyor. yaşlı ölümü neyse ne! ''öldü de kurtuldu" diyor insan. ya gencecik ölümler. muradı gözünde gidenler. anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. oluru yok. diline kırmızı gülleri doluyor. ol tabipten medet diliyor. olmuyor. ver elini dağ yolları. dilinde türküsü. gönlünde oğlunun hayali. deli olup dağlara düşüyor. o'nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ''kırmızı gül demet demet. sevda değil bir alamet şol revan'da balam kaldı. yavrum kaldı''... diye diye haykırdığını gül demet demetsevda değil, bir alametbalam nenni, yavrum nenni,gitti gelmez ol muhannet,şol revan'da balam kaldı,yavrum kaldı,balam nenni,kırmızı gül her dem olmaz,yaralara merhem olmazbalam nenni,yavrum nenni,ol tabipten derman gelmezşol revan ' da balam kaldı,yavrum kaldı,balam gülün hazanı,ağaçlar döker gazalı,karayağızın güzelişol revan ' da balam kaldı, yavrum kaldı,kaynakyaşar özürküt öyküleriyle türküler 2istanbul, 2001 hastane önünde incir ağacıkomşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. hava değişimi olarak yozgat'a akdağmadeni gelir. sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. genç tedavi için istanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. ailesi cenazesini yozgat'a getiremez., istanbul'da kalır. deniz üstü köpürüşu ula'nın düğünleri düğündür hani...erkekler oğlan evinde yiyip içip yan gelirler; kız evinde de eğlence gırla gider. bağda üzüm toplayan, bahçede sebze çapalayan, tarlada tütün kıran kızlar; düğün günü, güzellik suyuna batıp çıkmış gibi olurlar. düğünlüklerini giyip, saçlarını tarayan kızlar, huri-melek vurup cümbüş çaldı mı; kendinizi düğünde değil, periler ülkesinde sanırsınız. kızlar salınır da, meydan kız yüzden, datça'lı durmuş senin çocuk kara-mara ama, hayli şirin yahu! diyenlere, göğsünü gere gere şu karşılığı verir-eee, ne olsa o'nun anası ula'lıdır...demesi o ki datça'lı durmuş'un; ula'nın havası-suyu, güzellikılıcasından daha etkilidir. bundan olacak, ula köylüklerinin köylüleri oğullarını ortaokulda okusun diye, kızlarını yorgan -dikiş öğrensin diye ula'ya yollamanın yolunu osman, dayısıoğlu nasuh çavuş'un gelin almasında ula'ya geldi. alay, koca marçal dağlarını aşıp ula'ya geldiğinde, kız evinde çalgı-çengi sürüp gidiyordu. ilçenin genç kızları halka olmuş; > oyununu hayat avlu kapısının yanındaki duvarın üstüne dikilip, oynayan kızlara bir göz gezdirdi. gözleri bir kızın üzerinde mıhlandı kaldı. hay bakmaz olaydı! osman'ın gönlü ırmak olup, balcıların kızı gülayşe'ye olanca gücüyle asıldığı halde, bakışlarını gülayşe'den koparamıyordu. sanki herkes osman"ın kime, hangi duyguyla baktığını seziyordu. osman ne gözlerine söz geçirebiliyordu, ne de gönlüne... artık gönlüne kendi beyni değil; gülayşe ile ona bakmış, gülümsemiş miydi, ne!osman, gelin alayıyle birlikte çaydere'ye dönerken; > dediği zaman, yanındaki çiftçilerin mehmet; > demekten kendini günden öte osman, ula düğünlerinin çağrılmayan konuğu olmuştu. çizmelerini parlatıp atına atlıyor, soluğu ula'da alıyordu. marçal dağlarında, kabaca pıynar'ın dibindeki yatıra mum adayıp, gülayşe'ye kavuşmak için dua etmeyi düğünlerde gülayşe'yi görmüyordu. ama bir de gördü mü, içinin tüm denizleri böyle bir düğünde, gülayşe'ye > diyecek cesareti toplayabilmek için, birkaç şişe rakıyı su gibi içti. neydi o öyle? ayşe mi dönüyordu, dünya mı?derken biri ilişti koluna-gel be dost, dedi, >çaydere'li osman, kendini ula'lı gençlerin sofra kurdukları hasırın üstünde buldu. herkes dostça bakıyordu kendisine. merhabalaştıktan sonra, bir kadeh sundular ona bekir'lerin selver, bağlamasını düzenleyip, telleri üzerinde, telleri gezdirirken sordu -merakımı bağışla osman arkadaş uia düğünlerini kaçırmayışının nedeni ne ola ki?o güne dek bağlamayı eline bile almamış olan çaydere'li osman, birden irkildi. yeniden doğmuş gibi oldu. selver'in elinden bağlamayı aldı. o gün çalıp çığırdığı, sevilen bir ula türküsü olarak günümüze kaldı. kuşkusuz yarına da kalacak >kaynakahmet gündaybağlama metodunotaları ile halk türkülerive türkü hikayeleri bodrum hakimi intihar eden mefaret hanım'ın öyküsü yarım asırdır filmlere konu oldu, türküsü bodrum ve milas yöresinin dilinden düşmedi ama kimse "gerçeği" bilemedi. bodrum hakimi, şimdi, tolga çandar'ın çıkardığı "türküleri egenin 2" albümüne adını verdi. işte size birden fazla gerçeği olan yaşanmış bir erken biçer ekinifeleğe kurban mı gittinbodrum hakimitürkiye'nin ilk kadın hakimlerindendi bodrum hakimi. tek görev yeri bodrum değildi elbet, ama bodrumlular onu öyle sevmişlerdi ki... bu dürüst, gözüpek, "erkek gibi" hakim hanıma saygıyla karışık bir sevgi duyuyorlardı. aslen nereli olduğu önemli değildi, "bodrum hakimi" idi o."mefaret tüzün bodrum hakimi tavşanlı 1906 - bodrum 1954türkiye'nin ilk kadın hakimlerinden olan tüzün, 24 eylül 1951 yılında bodrum'da göreve başladı. keşiflere at sırtında gidip gelen hakime hanım, cesurluğu ve girişimciliğiyle kısa zamanda yöre halkının sevgisini kazanmıştı. 1954'te kaybettiği nişanlısının ardından tüzün'ün de beklenmedik ölümü, bodrum'da büyük üzüntü yarattı. bodrumlular, hakim'e olan sevgilerini adına bir türkü yakarak yaşatmaya çalışmışlardır".bodrum'da iz bırakanlar takviminde böyle tanıtılıyor bodrum hakimi mefaret tüzün. hakkında bundan fazlasını öğrenmek de pek mümkün değil zaten. denediğiniz zaman resmi makamlardan da bodrum'un yaşlılarından da aynı tepkiyi alıyorsunuz "niye soruyorsunuz? geçmiş zaman, ne olmuşsa olmuş bitmiş işte, öğrenip de ne yapacaksınız?" bodrumlular söz birliği etmişçesine 43 yıldır saklıyor mefaret hanım'ın ölüme götüren hanım'ın arkasından halkın yaktığı türküyü yıllar sonra seslendirip yeni albümüne alan tolga çandar, uzun süre bu sırrın izini sürmüş. ama zar zor açtığı her kapının arkasında birbirinden farklı öyküler çıkmış bir tanesine göre, hakim hanım bodrum'da bir gence idam cezası vermiş. bunun üzerine çocuğun ağabeyi onu kaçırıp turgutreis'in karşısındaki çatal adalarında tecavüz etmiş. bundan çok etkilenen mefaret hanım da dönüşte kendisini diğer öyküler ise ayrıntıları farklı olsa da mefaret hanım'ın ölümünün arkasında bir aşk olduğu yolunda. bunlardan biri, "bodrum hakimi" filmine de konu olan öykü. türkan şoray'ın bütün azametiyle canlandırdığı muhteşem hakim hanımın hiçbir zor karşısında eğilmeyen başı sonunda bir aşka yenik düşüyordu. ya sevdiği adama ölüm cezası verecekti, ya da... ikinci yolu seçti bodrum bodrum'un dağlarında ceylanlar dolaşırkara haber mefaret hanıma pek tez ulaşırbodrum'da sıkı sıkı mühürlenmiş ağızlardan yarım yamalak dökülenler ise, hakim hanımın sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu değil, bodrum'un savcısı olduğu yönünde. ama bu aşkın mefaret hanım'ı neden intihara sürüklediği konusunda rivayet muhtelif. karşılıksız değildi aşkı besbelli. ama herhalde evlenemeyeceklerdi. ama neden? savcı evli miydi, ya da önce evlilik vaadettiği mefaret hanım'ı sonra terk mi etti... büyük olasılıkla bodrumlular pek sevdikleri "hakim hanım"larına böyle gayrimeşru bir ilişkiyi yakıştırmak istemediklerinden susuyorlar bu konuda, takvimlerinde bile "nişanlısı" sıfatını kullanmayı tercih hanım'ın son gecesine ilişkin anlatılanlar ise daha da hazin. milaslı türk sanat müziği bestekarı zeki duygulu'nun konseri var o gece. bodrumlular ciple milas'ın yolunu tutuyor. mefaret hanım da aralarında. ve o gece konserde bir şarkıyı tam üç kez çaldırıyoruslu dur kadınım çıldırtma beniben artık bildiğin o ten değilimbir başka yağmurla ıslak mendilim yeter artık ağlatma beniuslu dur kadınım çıldırtma benidökülmüş yaprağım, sararmış güzüm çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözümbu gurbet ellerde ben bir öksüzüm yeter artık ağlatma beniuslu dur kadınım çıldırtma benibu konser bodrumlular'ın mefaret tüzün'ü son görüşü oluyor. tolga çandar o gece kendini asan hakim hanımın ölümünün bodrum'da ne büyük bir üzüntü yarattığını annesinden dinlemiş. o zamanlar henüz çocuk olan annesi tarlada çalışırken gelen ve mola veren otobüsü ve üstündeki cenazeyi hiç unutmamış. yıllarca ne bu öykü düşmüş dilinden ne de bodrum hakimi'nin hanım'ın memleketi kütahya tavşanhakim hanım sen eyledin bizleri perişanbu kütahya konusu da ayrı bir muamma. takvimde de türküde de mefaret hanım'ın tavşanlılı olduğu söylense de bunun aslı yok gibi. tavşanlı kaymakamıyla konuşan tolga çandar hakim hanım'ın bir süre tavşanlı'da görev yaptığını, tıpkı bodrum'daki gibi yöre halkı tarafından çok sevildiğini, giderken de gözyaşları içinde konvoylarla uğurlandığını öğrenmiş. mefaret tüzün'ün gerçekte tekirdağlı olduğu kendisini çocukluğundan beri derinden etkileyen bu kadının peşini bırakmamaya kararlı. elinde bodrum kaymakamlığından zar zor edindiği sararmış bir fotoğraf var. hakim'in sevgilisi olduğu söylenen savcıyı aramış, bulamamış, akrabalarına sormuş, öğrenememiş, şimdi adalet bakanlığı'nda araştırmalarına devam ediyor. bu arada da hiç olmazsa bir türküyle bu talihsiz kadına bir selam bodrumlular'ın yaktığı bir ağıt ama milaslı radyo sanatçısı nazmi yükselen onu trt repertuvarına girecek şekilde düzenlemiş ve 60'lı yıllarda plağa okumuş. işin ilginç yanı, tolga çandar yunan adası kos'ta da dinlemiş bu türküyü. hemen sormuş "bu ne?" diye, "karşıda yaşanmış bir öykü" demişler. şimdi tolga çandar'ın sesiyle yeniden hayat buluyor "bodrum hakimi"nin öyküsü. çok sade, tek bir bağlamayla, kırk yıl uzaktan yürekleri dağlamaya devam ediyornasıl astın mefaret hanım ipe de kendinialtın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini kiziroğlu mustafa bey bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. kim bu kiziroğlu mustafa bey ? köroğlu ile ne ilgisi var? bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu. kizir, kars'ın susuz kazasına bağlı bir köydür. bu köy kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. köylüler kiziroğlu'nun kalesi derler buraya. kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir at binip kılıç kuşanırsöylentiye göre şimdiki kiziroğlu köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış. bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir. o zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "kizir" derlermiş. kizir muhtar demektir. gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm anadolu'ya yayılmış. tüm kötüler ondan korkar olmuş. gel zaman git zaman kizirin bir oğlu olmuş. daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş. işte kiziroğlu mustafa bey bu çocuk. bütün çocukluğu kısır dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş mustafa'nın. o da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış. zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş ya . köroğlu doğuya geliro sırada doğuya gelen köroğlu kısır dağları’nda ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek. bir gün köroğlu bir at gezisinde kizir köyü’nü görür, "burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar. işlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan kiziroğlu köye döndüğünde köroğlu’nun kalesini görür. sinirlenir. köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş. köylülerin söylemesi böyle. yiğitlerin kavgasıo zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış. köroğlu ve kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler. kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler. mustafa bey’in atı ala paça da köroğlu'nun atı kırat’la güreş-mekte. mustafa bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı ala paça köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor. "ola benim atım köroğlu'nun atını alt etmiş, ben köroğlu'nu alt etmezsem halim nic' olur" deyip gayrete gelmiş köroğlu'nu yere vurmuş. tam kamasını çekmiş vuracağı sırada köroğlu "dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş. mustafa bey bırakmış. köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış. bir atı var ala paça peh peh pehmecal vermez kırat kaça hey hey heyaz kaldı ortamdan biçeağam kim, paşam kim, nigar kim,hanım kimkiziroğlu mustafa beybir beyin oğluzor beyin oğlu diye...köroğlu geciktiği için evine kadar gelen kiziroğlu kapı aralığından türküyü duyunca duygulanır ve utanır. kapıyı çalıp içeri girer. mustafa bey’i karşısın da gören köroğlu her şeyin bittiğini düşünürken mustafa bey sarılıp onu öper. "sen benden daha yiğitsin köroğlu" der. köroğlu da "ben artık buradan gideyim burada senin gibi mert ve yiğit biri varken kalmak olmaz" der ve köyü terk edip batıya gider. anadolu insanının takdiriköroğlu'nun bolu dağları’ndan çıkıp ta kars'a gelmesi o zamanın koşullarında olanaksız gibi. ama halk düşüncesi iki yiğidi doğu anadolu da önce çarpıştırıyor sonra barıştırıyor. bu, anadolu insanının kahramanlarına, haksızlıklara direnenlere verdiği değeri gösterir. kiziroğlu öyküsü tepeden inmemiştir, böyle bir yiğit yaşamış ün almıştır. halk da bu söylenceyle kiziroğlu'nu saygı ve sevgiyle anmaktadır. ferayi'dir kızın adışu bizim milâs, tarih boyunca iki uygarlığa başkentlik etmiştir. ilkin halikarnassos'tan bodrum'dan önce karya krallığına; daha sönra da menteşe beylerinden yakup'un oğlu ilyas, av meraklısı, dağlar sevdalısıymış. silahını omuzladığı gibi, dağlara düşermiş. o dağ senin, bu dağ benim. hani, bizim muğla'mızın dağları da dağdır ha. adam, avcı olmasa bile aç kalmaz muğla dağlarında. mevsimine göre çıntar mantar toplar, közde kebap edip yer. mersindi, çilekti, geyik elmasıydı, haruptu, incirdi; doyurur karnını. sözün akışını değiştirmiyelim; ilyas bey'den anlatıyorduk bu ilyas bey, bir ilkyaz günü muğla dağlarında av ardında koşuyormuş. göktepe dolaylarında olacak; dünya güzeli bir yörük kızına rasgelmiş. bilinir ki; yörükler yazı yaylada, kışı yazıda ovada geçirirler. ilyas bey; bu beceneıssız dağ başında bir güzeller güzeliyle karşılaşınca şaşırmış- in misin, cin misin? diye sormuş. kız- ne in'im, ne cin! sencileyin bir peki, ne arıyorsun bu dağ başında?- kuzularımı, oğlaklarımı güderim. ya sen?- ben mi? av avlayıp kuş kuşlardım ki; bugün bahtım karşıma seni çıkardı. adın ne senin?- ferayi. ferayi. ferayi...- benim türkmen adımı beyenmedin yalım "galiba"?- yoo. çok beyendim de, beyendiğimden, düşürmem adını ya senin adın ne? neyin nesi, kimin fesisin?- adım ilyas. yakup beyin ooo. beyimizin oğlu beyimiz onurlandırmış obamızın konduğu yerleri. ne mutluluk canımıza. hadi, çadırımıza buyur da, bir tas ayran sunayım sana. açsındır, çökelek bey, ferayi'nin sunduğu çökeleği bazlamaya sarıp yemiş, tas tas ayran içmiş. bir yadan da, ferayi'yle evlenmeyi kafasına koymuş, içini açmış- benle evlenir misin ferayi?- bunu anam-atamla konuşman gerek bey..ilyas bey dönmüş milas'a. anasına iletmiş kararını- ana can, hep, benim evlenmemi ister durursun değil mi?- hemde nasıl! hayrola, buldun mu yoksa gönlünün sultanını?- buldum ana. senden dileğim odur ki; dileğimi bey babama olur oğul. kim ki gelinimiz olacak kız?- göktepe'de oba kurmuş yörük kızı bey, adamlarından birkaçını yanına alıp, varmış, ferayi'nin obasına. hoş-beşten sonra da çıkarınış ağzında baklayı- gelişimiz şundandır ki; diye söze başlamış... "bahçenizdeki gülü dermeye geldik, sizinle kardeşlik olmaya geldik... oğlum bir beyenmiş ferayi'yi, ben iki beyendim..."bey bu, sözü buyruktur. ferayi'nin babası da mırın-kırın etmemiş- civan oğlun ilyas'a kız vermek, obamıza şan verir, hazırlıklarına tezelden başlanması kararlaştırıldıktan sonra konuklar daha oturmamışlar. muştuyu ilyas'a ve halka vermek için, milâs'a doğru yola obadan uzaklaşırken, ferayi'nin ağabeyi mıstık dönmüş sürüyü yaylatmaktan. neler olup bittiğini sormuş babasına. babası- obamızın başına devlet kuşu kondu oğul! diye girmiş söze; "yakup beyoğlu ilyas bey, bacın ferayi'ye gönül koymuş ki; babası ferayi'yi istemeye gelmiş..."mıstık- o ilyas olacak beyoğlu ferayi'yi nerde görmüş? demiş ve "anlaşılan ferayi onunla yavuklanmadan nişanlanmadan görüşmüş. ben bunu ar ederim. ilyas kendine başka kısmet arasın" diye eklemiş. nice ısrar etmişlerse de, "nal" demiş, "mıh" dememiş ferayi, bakmış ki başka yol yok; haber salmış ilyas bey'e"- beni falan gün kanlı kapuz'un kanyonun ağzında bekle. ben çeyizimi sarı mayaya dişi deveye yükler gelirim. ordan da kaçarız birlikte..." ilyas bey, atlamış atına, kavil buluşma yerine doğru yola düzülmüş. gelin görün ki; mıstık sezmiş olan biteni. izlemiş ferayi'yi. kanlı kapuz'un başında yakalamış. "demek ilyas'la kaçacaksın ha?" diyerek, çekmiş bıçağını, delik-deşik etmiş biricik bacısını. sonra da kendini, kapusun kara derinliklerine atmış. ilyas bey kavil yerinde, çeyiz yüklü sarı mayayı başıboş görünce, yüreği ağzına gelmiş. az sonra da ferayi'nin, al kanlar içindeki ölüsünü bulmuş. bunun üzerine ilyas bey ne yapmış, bilmiyoruz. bildiğimiz bir yey var halk usta, bu acılı öyküyü türküleştirmiş, dünya durdukça çığrılsın; sevenlerin arasına kimse girmesin diye ferayidir gızın adı ferayi de yandım amanesmer yarim de aman da ferayitürkmen de gızı,katarlamış mayayı of yandım amanesmer yarim de aman da mayayıninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynamaman da aman ferayidemirciler demir döğer,tuncolur öf yandım amanesmer yarim de aman da tuncolursevip sevip ayrılması,gücolur öf yandım amanesmer yarim de aman da gücolur kaynakahmet gündaybağlama metodunotaları ile halk türkülerive türkü hikayeleri ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
doğu anadolu türküleri ve hikayeleri